Rüya, Cenab-ı Hakkın uykuda iken görünen alem­den, görünmeyen gayb alemine açtığı penceredir. İnsan bu açılan pencereden başından geçen ya da ileride geçecek olan hadiseleri melekler vasıtasıyla ya aynen ya da mecazi yolla seyreder.

Uyku muhteşem bir rabbani sinemanın seyredildiği yerdir. Bazen olur ki insan için sadık rüya velayet mertebesi hükmüne geçer. Güzel ahlaklı güzel düşünür, güzel düşünen güzel levhaları görür, fena ahlaklı fena düşündüğünden fena levhaları görür. Demek ki rüya insanın manevi hissiyatıyla doğrudan alakadardır. Zamanının çoğunu ibadet ve zikirle geçiren, malayani işlerle uğraşmayan insanın malayani rüya görmeyeceği, görse de bir hikmete binaen göreceği kat’idir. Belki küçük günahlarına ikaz mahiyetindedir.

Her şey yaratılmadan önce Cenab-ı Hak tarafından yazılmıştır. Yazılanlar da Levh-i Mahfuz denilen kader prog­ramı altında toplanmıştır. Levh-I Mahfuz ilahi kaderin def­teridir. Kâinat yaratıldığından kıyamete kadar ve daha sonraki hadiseleri ölümleri, doğumları, musibetleri bilahare bütün hadiseleri Allah oraya kaydetmiştir. Uykuda iken Levh-i Mahfuzun cilveleri rabbani sinema olarak bize gösterilir.

“Uykunuzu bir istirahat kıldık. “Nebe Suresi 9. ayet-i ke­rimedeki hakikatten anlaşılacağı gibi Rabbimiz bize rüyada ve uykuda perdeli olarak hakikatler vaz etmiştir. Ehli hakikat rüyaya itimat etmeye, rüya ile amel etmeye taraftar değillerdir. Hem rüya hayır iken bazen hakikatin aksi ile göründüğü için kötü düşünceye sevk ediyor, ümitsizliğe düşürerek manevi kuvvetimizi sarsıyor. Çok rüyalar var ki, dehşetli ve çirkin iken tabiri ve manası çok güzel oluyor, herkes rüyanın görünüşün­deki manasıyla hareket edip, gerçekteki manasını bilmediği için lüzumsuz telaş eder, üzülür, kederlenir.

Hadislerldsabit olduğu gibi nübüvvetin (peygamberliğin) kırk cüzünden bir cüzü uykuda rüyay-ı sadıka suretinde teza­hür etmiş. Demek rüyay-ı sadıka hem haktır hem peygamber­lik vazifesine hizmet etmiş.

Rüya üç kısımdır. İkisi Kur’an-ı Kerim’de Yusuf Suresinin 44. ayetinde “karışık karmakarışık anlaşılma rüyalar” diye belirtilen rüyalardır. Bunlar tevile ve tabire değmiyor, ehem­miyeti yoktur. Ya mizaç bozukluğundan ya da hayalimizde canlandırdığımız hadiselerden terkip edilen yollardan oluşur. Üçüncü kısım ise rüyay-ı sadıkadır. O doğrudan doğruya insanın mahiyetindeki rabbani latifeleri, şahadet alemiyle ve o alemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla gayb alemine karşı münasebet bulur, bir menfez açar. O menfez ile vukua gelmeye hazırlanan hadiselere bakar, levh-i mahfuzun cilvelerine, kader mektuplarının numunelerine rast gelir bazı hakiki hadiseleri görür. Görünen hadiseler bazen aynen göründüğü gibi çıkar, bazen ince bir perde altında çıkar bazen de kaim bir perdeye sarılır. Resul-u Ekrem (aleyhisselatü ves­selam)’in peygamberken gördüğü rüyalar sabahın inkişafı gibi açık ve doğru çıkıyordu .

Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde “Sizden biriniz güzel bir rüya görürse onu hayra yorsun, kendini sevenlere (ya da hüsnü hal sahibi kimselere) anlatsın. Fena rüya görürse onu hiç yormasın başkasına da söylemesin. ” diye buyurmuştur.

Rüyayı uykuda iken levh-i mahfuzun cilvelerinin rabbani sinema olarak bize gösterilmesi olarak tanımlamıştık. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin 28. Mektupta belirttiği gibi insanın mahiyetindeki rabbani latifeler şahadet alemiyle bağlanan ve o alemde dolaşan duyguların kapanması ve dur- masıyla gayb alemine karşı münasebet, bir menfez açar o men­fez ile vukua gelmeye hazırlanan hadiselere bakar, levh-i mah­fuzun cilvelerine, kader mektuplarının numunelerine ras gelir dedik. Şimdi de rüyaların kadere olan delaletleri ile ilgili Risale-i Nur talebelerinden Emin ve Feyzi ağabeylerin mek­tuplarını aktaracağız.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gördüğü latif bir rüyanın kadere ait meseleyi şahitlik derecesinde ispat ettiği gibi o latif rüyanın verdiği manevi müjdeyi beyan eder.

İki gün evvel üstadımız rüyada görüyor ki; ben yani Feyzi ile beraber gezmeye çıkıyoruz. Giderken birdenbire ben üstadıma söylüyorum ki : “Burada ben, aym teşbihini toplaya­cağım. ” Üstadım da bakıyor ki beyaz ipler gibi dolaşmış bir şeyler görünüyor. Bu acayip güldürecek sözümden ve ayıya teşbih isnad etmek vaziyetinden dolayı çok şiddetli gülerek uyanmış. Uyandıktan sonra da gülmüş. Akşama kadar hiç görülmemiş bir tarzda yirmi otuz defa o hadise-i nevmiyeyi (rüyayı) gülerek benimle mülatefe etti(şakalaştı). Münasebet olmayan bazı şeylerle tabire çalıştıksa da, tabirini tuttura- madık.

Sonra ikinci gün bana benzeyen birisi Üstadımızın yanma geldi dedi ki: “Ayının yağını toplayanlardan alıp ve müezzin ve teşbih yapan bir adamın tavsiyesiyle mühim bir adama her sabah hastalık için yutmasını nasıl görüyorsun?” Üstadımız da rüyada görüldüğü gibi aynen öyle gülmüş. Birden rüya hatırı­na gelip bu acayip ve aynı aynına tabiri kemal-ı taaccüp (hayretle) karşılayıp ona demiş : “Sakın istimal etmesin.

Yirmi Sekizinci Mektubun rüyaya ait Birinci Risalesinin Altıncı Nüktesinde rüyay-ı sadıka kader-i ilahinin her şeyi ihata ” ettiğine bir hücceti katıa (kesin delil) hükmünde. Üstadımız binler tecrübe ile gördüğü gibi aynen bu vakıa dahi bizlere şuhuat (şahitlik) derecesinde kat’i ispat etti ki; hadisat vukua gelmeden evvel mukadderdir(takdir olunmuş), malum­dur (bilinir), muayyendir (belli tayin ve tesbit edilen), kader-i ilahinin mizanıyla geliyor diye, bu rükn-ü imaniye bize gayet latif ve kat’i bir numune oldu.

Bazı hadiseler henüz vücuda gelmeden kalbimize doğar, yakın bir tarihte o hadisenin gerçekleşeceğini hissederiz. Rüyay-ı sadıka da hissi kable’l-vukunun fazla inkişafıdır yani daha teferruatlı olarak bize görünmesidir.

Mesela kedi gibi bazı hayvan, gözü kör olduğu vakit sevk-i kaderi (tayin edilen yöne) ile gider, gözüne ilaç olan bir otu bulur, gözüne sürer iyi olur.

Hem zemin yüzünün sıhhiye memurları hükmünde olan ve bedevi ( sürekli göçer) hayvanatın cenazelerini kaldırmakla vazifeli kartal gibi et yiyen kuşlara bir günlük mesafeden bir hayvan cenazesinin vücudu o yön tayini ile ve o hiss-i kable’l vuku( hissediş, kalbe doğuş) ilhamıyla ve Rabbinin yön bildirmesiyle o hayvan cenazelerini bulurlar.

Hem herkesin başından çok defa geçmiştir ki, birisinden bahsediyorken aniden kapı açılarak bahsettiğimiz adam içeri gelir. Demek ki o hiss-i kable’l vuku ile insanda bulunan o Rabbani latife o adamın gelmesini hisseder, fakat bilerek kasdi olarak değil, şuursuz, bilmeden ihtiyarsız olarak bahseder.